Metin Taşlarının Düşüşü
Bir gece gökyüzü yarıldı ve siyah parıltılarla süslenmiş devasa taşlar Sidonya'nın dört bir yanına yağmur gibi yağmaya başladı. Bu taşlar, sonradan "Metin Taşları" olarak anılacaktı. Başlangıçta bu taşların gizemli güçler taşıdığı sanıldı. Ancak gerçek çok geçmeden ortaya çıktı…
Arınmışlar Konseyi, tüm varlığıyla bu karanlık taşlara karşı direndi. Fakat Metin Taşları sadece maddesel bir tehdit değildi; zihinleri zehirliyor, canlıları delirtip birbirine düşürüyor, doğayı çürütüyor, yaratıkları acımasız canavarlara dönüştürüyordu.
Sidonya Krallığı'nda denge çöktü.
Metin taşlarının yaydığı kaos, krallığın dört bir yanına ulaştı. Güç savaşları başladı. Arınmışlar Konseyi’nin üyeleri birer birer düştü, bazıları yok oldu, bazıları karanlığa yenildi. Konseyin direnişi kırıldığında, Sidonya geri dönülmez biçimde bölündü:
●Kırmızı Krallık – Shinsoo: Güney limanlarına hâkim, ticaret ve cesaretle ayakta kalan savaşçılar.
●Mavi Krallık – Jinno: Kuzeyin buzullarına yakın, gücü ve iradesiyle hükmeden savaş halkı.
●Sarı Krallık – Chunjo: Doğunun bilgeliğini taşıyan, ruhlar ve kehanetlerle yaşayan bilge topluluk.
●Siyah Krallık – Elandir: Batı kıyılarında kurulu, Arınmışlar’ın soyundan gelen asil koruyucuların diyarı.
Metin taşlarının karanlığına karşı son büyük direnişi, Elandir Krallığı gösterdi. Efsaneye göre, bu krallığın ordusu son ana kadar mücadeleyi bırakmadı. Onlar sadece taşlarla değil, taşların çağırdığı varlıklarla da savaştı. Fakat Metin taşları, göründüğünden çok daha fazlasını barındırıyordu… ve bu savaş, onların sonu oldu.
Elandir Krallığı yok oldu.
Krallığın yıkımından sadece iki kişi sağ çıkabildi:
●
Uriel, Arınmışlar Konseyi’nin en bilge büyücüsü, kristal bilgeliğini hâlâ taşıyordu.
●
Sarhoş, zamanında Konsey’in en büyük savaşçısıydı. Ancak savaşın acıları ve metin taşlarının zihinsel zehiri, onu akıl sağlığından etti. Artık o bir hayal, geçmişin gölgesi gibi...
Biri bilgelik, diğeri yitirilmiş kudretin simgesi haline geldi.
Sidonya'nın unutulmuş mirasının yankıları yükseliyor...
Üç krallık kendi yaralarını sararken, toprakların derinliklerinden yükselen eski bir karanlık yankılanmaya başlar. Artık savaşlar sadece metin taşlarıyla değil, geçmişin unutulmuş izleriyle de yapılmak zorundadır.
Son zamanlarda bazı savaşçılar, özellikle uzak bölgelerde görev yaparken, açıklanamaz şeyler yaşamaktadır. Bazıları bilinçsiz yere düşüp geçmişe dair sahneler görür; bazılarıysa antik bir dilde konuşan sesler duyduğunu söyler. Bu olaylar özellikle Dağ Geçidi, Hayalet Orman ve Şeytan Kulesi'nin çevresinde artış göstermektedir.
Yüzbaşılar ve koruyucu meclisler, bu olayları gizli tutmak için çabalasa da söylentiler yayılmaya başlar. Özellikle yaşlı kâhinler ve bazı büyücüler, bu belirtilerin Sidonya'nın bir zamanlar var olan dördüncü krallığına ait "kayıp yankılar" olduğunu söylemektedir: Elandir.
Fakat Elandir'e dair bilinen her şey efsanelerden ibarettir. Haritalarda adı bile geçmeyen bu karanlık krallığın gerçekten var olup olmadığına dair kesin bir bilgi yoktur. Sadece birkaç kadim taş üzerine kazınmış yazı ve bir zamanlar Uriel’in bahsettiği, hiç açılmamış "Karanlık Kitap" bu krallığın izlerini taşır.
Uriel sessizliğini korur. Sarhoş ise her geçen gün daha karmaşık ve anlamlı cümleler kurmaya başlar. Adeta bir şeyi hatırlamaya çalışıyordur… ama henüz parçalar bir araya gelmemiştir.
Ve tam da bu sırada, senin gibi bir savaşçı sessizce bu topraklara ayak basar.
Sen, bozulmamış ruhunla, geçmişin izlerini takip etmeye başlarsın. Belki farkında bile değilsin, ama Sidonya'nın yazılmamış kaderi senin ellerinde şekillenecek.
Elandir’in gölgesi yaklaşıyor... ve onu aydınlığa çıkaracak kişi, belki de sensin.
Sidonya topraklarında huzur hâlâ sağlanamamışken, krallıklar her geçen gün içten içe daha fazla sarsılıyordu. Metin Taşları’nın etkisiyle başlayan yozlaşma, artık sadece yüzeyde değil, derinlerde de hissediliyordu. Yer yer toprağın çatladığı, doğanın çürümeye başladığı bazı bölgelerde karanlık fısıltılar yükselmeye başladı.
Bu fısıltılar, geçmişin küllerinde gömülü kalmış bir ismi taşıyordu:
☠️ Nilkaria. ☠️
Bu isim, Sidonya’nın en eski metinlerinde dahi neredeyse hiç geçmeyen; ancak bir kez telaffuz edildiğinde bile insanların içini ürperten bir varlığa aitti. Bazı yaşlı bilginler, Nilkaria’nın Sidonya kurulmadan önce mühürlendiğini ve onun mühürlenmesinin bile bin yıllık savaşlar sonucu mümkün olduğunu anlatırdı.
Ancak şimdi... Bir şey değişiyordu.
Bazı tarafsız bölgelerde gizemli karanlık enerjiler, daha önce hiç görülmemiş biçimlerde doğaya sızmaya başladı. Canlılar hiçbir metin taşına maruz kalmamışken bile çıldırıyor, bazen gökyüzü ansızın kararabiliyor, gece gündüze hükmedebiliyordu. Bütün bu doğaüstü olayların merkezine doğru ilerleyen keşifçiler, tek bir şeyle karşılaştı:
Karanlık bir sembol.
Simgesi bilinmeyen, ancak binlerce yıl önceki eski Sidonya Koruyucuları’nın mühürlerinde kullanılan bir sembol. Uriel bu sembolü gördüğünde irkildi.
O, bunu hatırlıyordu.
Ve artık biliyordu.
Nilkaria yeniden uyanıyordu.
Fakat kimse henüz ne kadar güçlü olduğunu ya da uyanışının ne zaman tamamlanacağını bilmiyordu. Krallıklar bu yeni tehdide karşı hazırlıklı olmak zorundaydı. Her bilgi, her efsane, her parça bir araya getirilmeliydi.
Ve bu kez bu yük sadece krallıklara ait değildi.
Oyuncular yani bozulmamış ruhlar, şimdi sadece yaratıklarla değil, Sidonya'nın tarihindeki en eski lanetle yüzleşmeye başlamışlardı.
“Nilkaria… Bu ismi asırlarca unuttuk. Unutmak bir savunma mekanizmasıydı. Ama artık hatırlamanın vakti geldi.”
— Uriel
Ejderha uyandı. Dünya artık aynı olmayacak.
Nilkaria’nın karanlık etkisi Sidonya’yı tam anlamıyla ele geçirdi. Metin Taşları'nın düşüşüyle başlayan süreç artık son evresine girdi. Sürgün Mağaraları’ndan, Şeytan Kulesi’ne kadar yayılan kaos; şimdi en kadim kötülüğü uyandırdı: Meley.
Sidonya’nın güneyinde, haritalarda bile adı unutulmuş bir bölge, lavların ve yanık küllerin arasında gizliydi: Meley’in İni. Yüzyıllar önce mühürlenmiş olan bu cehennem çukuru, Arınmışlar Konseyi'nin kurucu üyelerinden Dolnarr tarafından gözetiliyordu. Dolnarr, Elandir’den gelen, zamanında tanrıların bile hayranlıkla izlediği bir savaşçıydı. Fakat beraberinde getirdiği lanet, onu bu derin mağaraya hapsetmişti. Ne ölebiliyor, ne de bu sonsuz cehennemden kurtulabiliyordu.
Dolnarr’ın zihni, Nilkaria’nın ilk yükselişiyle parçalanmıştı. Onun ruhu, zamanın kırık yankılarıyla doluydu. Elandir’in çöküşü, Sidonya’ya yapılan ilk saldırılar, Konsey’in dağılması... Hepsi onun belleğinde birer hayalet gibi yaşıyordu.
Ve şimdi, Bozulmamış Ruhlar Dolnarr ile yüzleşmek üzere bu lanetli ini adımlıyor.
Bu karşılaşma, Sidonya tarihinde bir kırılma noktasıdır.
Dolnarr, onlara Nilkaria’nın son evresini anlatır. Artık Sidonya’da gerçeklik çözülmeye başlamıştır. Mekânlar birbirine karışıyor, zaman çizgisi çatlıyor, kadim koruyucuların bile anlam veremediği doğaüstü olaylar yaşanıyordur. Meley henüz uyanmamış olabilir, ancak mağara duvarlarını titreten uğultular, lavların içinde göz kırpan siluet ve giderek artan ısı, yaklaşan sonu haber veriyordur.
Sidonya halkı hissetmeye başlar: Toprak artık tanıdık değildir. Gece gündüze karışır. Rüyalar, kabuslara dönüşür. Zihinlerde Meley’in adı yankılanır.
Dolnarr, lanetinden kurtulamayacağını bilmektedir. Ama o, hâlâ Arınmışlar Konseyi’nin bir parçasıdır. Bu yüzden oyunculara kalan son sırrı açıklar:
“Felaketin gerçek yüzü henüz karşınıza çıkmadı. Meley yalnızca bir güç değil… O, Nilkaria’nın iradesidir.”
Sidonya'nın çatlamış toprağı, sonunda bir nebze olsun nefes aldı.
Meley’in düşüşüyle gökyüzü yeniden maviye döndü, geceler ay ışığıyla parladı. Nilkaria’nın yankıları, mağaraların en dibine çekildi; ve bir zamanlar çürüyen doğa, yeniden yeşermeye başladı.
Üç krallık
— Shinsoo’nun bilgelikle yoğrulmuş vadileri
— Chunjo’nun derin inancıyla ayakta duran surları
—Pyungmoo’nun onurla dövülmüş kılıçları
uzun zaman sonra ilk kez birbirine el uzattı.
Savaş meydanları sustu, ateşler sönmeye yüz tuttu. Çekişmeler yerini anlayışa, korkular ise umuda bıraktı.
Ve bu yeniden doğuşun kalbinde, unutulmuş bir isim tekrar yankılandı: Elandir.
Bir zamanlar yıkılmış, külleri rüzgâra karışmış bu kutsal krallık, Bozulmamış Ruhlar’ın öncülüğünde yeniden inşa edildi. Ne sadece taşlarla, ne sadece anılarla… Bu kez iradeyle, bağlılıkla ve birlikle yükseldi.
Elandir, gök ile yerin öpüştüğü yerde, ne karanlığın ulaşabildiği ne de eski acıların yankı bulabildiği bir cennet gibiydi artık.
Gümüş şelaleler çağlıyor, ışıkla örülmüş ormanlar soluk alıyordu. Ve bu güzelliğin merkezinde, Sidonya’yı koruyan yeni bir güç doğdu: Birleşik Meclis.
Üç krallığın bilgeleri, savaşçıları ve şifacıları bu Meclis’te buluştu. Her biri farklı bayraklar taşısa da, hepsi tek bir amaçta birleşti:
Sidonya’nın bir daha düşmemesi için…
Bozulmamış Ruhlar, Meclis'in onursal muhafızları ilan edildi. Onlar, tanrılarla savaşmış; gölgelerin içinden aydınlığı taşımış kimselerdi. Ve şimdi, huzurun sınır bekçileri oldular.
Ama sessizlik…
Her zaman bir son değildir.
Rüzgarlar hâlâ fısıldıyor.
Uzak diyarlarda, Sidonya'nın bile haritalarında yer almayan topraklarda bir şeyler kıpırdıyor.
Yeryüzü sakin ama… derinlikler hâlâ huzursuz.
Ve bir gün, Uriel yıldızlara bakarak şöyle der:
“Biz huzuru inşa ettik… ama unutmamalıyız: Her inşa, içinde çöküşün gölgesini taşır.”
Sidonya'nın Altın Çağı
Bir zamanlar, Sidonya adında kudretli bir kıta vardı. Bu kıta, sadece tek bir krallık altında birleşmiş, barış ve düzen içinde yaşıyordu. Sidonya halkı bilgeydi; doğayla uyumlu yaşar, ruhların dilinden anlardı. Onların huzurunu koruyan ise sıradan bir ordu değil, efsanelere konu olmuş bir topluluktu:
Ebedî Koruyucular Meclisi – "Arınmışlar Konseyi"
Arınmışlar Konseyi, hem fiziksel hem de ruhani güçlere sahip seçilmişlerden oluşuyordu. Konseyin üyeleri, evrendeki dengenin bozulmasını engellemekle yükümlüydü. Onların varlığı, Sidonya'nın altın çağını simgeliyordu. Doğa, insanlar, ruhlar ve hatta ejderhalar arasında kutsal bir uyum vardı. Tüm bu sistemin kalbinde ise kadim bir kaynak vardı: "Sidonya Ruh Kristali", yaşamın özüydü.
Ne var ki, bu huzur sonsuza dek süremeyecekti...
Yıkım
Sidonya'nın dört bir yanına yayılan metin taşlarının yıkımı, yalnızca krallıkları değil, inançları, yaşamı ve umudu da parçaladı. Arınmışlar Konseyi’nin çöküşünün ardından geriye yalnızca üç krallık kaldı: Shinsoo, Jinno ve Chunjo. Her biri, yok oluşun eşiğinde, kendi topraklarını korumaya çalıştı.
Zamanla, hayatta kalan halklar kendi sığınaklarını kurdular. Bu sığınaklar, ileride "Birinci Köyler" olarak anılacaktı:
●Yongan Köyü (Shinsoo)
●Pyungmoo Köyü (Jinno)
●Joan Köyü (Chunjo)
Bu köyler, sadece yaşamak için değil, aynı zamanda bir umut için kuruldu. Her krallık, kendi direnişini düzenlemek adına bir koruyucu meclis oluşturdu. Bu meclisler, Arınmışlar Konseyi'nin yok oluşundan kalan kutsal metinleri ve bilgileri bir araya getirerek yeni bir düzen kurmaya çalıştı:
●Alev Muhafızları (Shinsoo): Cesaret ve ateşin temsilcileri.
●Demir Ruhlar Meclisi (Jinno): Disiplinin ve kudretin sembolü.
●Ruhun Gözcüleri (Chunjo): Bilgeliğin ve sezginin takipçileri.
Her meclis, halkı yönlendirecek ve koruyacak bir temsilci seçti. Bu isim, Sidonya'nın yeniden doğuşunda kilit rol oynayacaktı: Yüzbaşı.
Yüzbaşılar, sadece askeri birer komutan değil, aynı zamanda halkın sesi ve meclisin iradesiydi. Köyleri korumak, savaşçıları eğitmek ve karanlığın yayılmasını durdurmak onların göreviydi.
Tam bu sırada, kader bir kez daha harekete geçti.
"Bozulmamış Ruhlar" olarak anılan savaşçılar, uzak diyarlardan Sidonya'ya ulaşmaya başladılar. Onlar metin taşlarının lanetinden etkilenmemiş, saf ruh enerjisine sahip, geçmişle hiçbir bağ kuramamış yeni kahramanlardı. Her biri, seçtikleri krallığın bayrağı altında savaşmaya, halkına yardım etmeye ve Sidonya'nın külleri arasından yükselmesine katkıda bulunmaya hazırdı.
Ama birçoğunun kalbinde aynı soru yankılanıyordu:
"Yok olan Siyah Krallık gerçekten tamamen yok mu olmuştu?"
Efsaneler, Siyah Krallık Elandir’in sırlarının hâlâ Sidonya’nın derinliklerinde bir yerlerde saklı olduğunu fısıldıyordu. Uriel bu sırrı bilen son kişiydi. Sarhoş ise zihninde kırık dökük parçaları hâlâ taşıyordu...
Ve şimdi...
Bu topraklara yeni adım atan sen, bu hikâyenin yeni bir parçası olacaksın.
İzleri takip et. Gücü kazan. Kararlılığını kanıtla.
Sidonya’nın geleceği sana bağlı.
Sidonya'nın parçalanmasından sonra kurulan üç krallık kendi içinde yeni bir düzen kurmaya çalışırken, eski çağların yankıları hâlâ topraklarda dolaşmaktaydı. Metin taşlarının etkisiyle doğa hâlâ huzursuzdu; ormanlar sessizce çürürken, gökyüzü zaman zaman kararıyor, bilinmeyen yaratıkların haykırışları rüzgarla taşınıyordu.
Ancak şimdi bu dünyaya yeni bir tehdit sessizce yaklaşıyordu. Adı bilinmeyen, kimse tarafından tam olarak görülmemiş olan karanlık bir güç, Metin taşlarından daha eski, daha derin bir kötülüğü uyandırmıştı. Bu güç, eski Sidonya’nın yıkıntılarında ve dağılmış krallıkların unutulmuş mezarlarında yeniden hayat buluyordu. Adeta dünya, ikinci bir felakete hazırlanıyor gibiydi.
Üç krallığın gözünden uzak kalan bazı bölgelerde, tuhaf simgelerle dolu yapılar ortaya çıkmaya başladı. Bu yapıların yakınında bulunanlar ya delirmiş şekilde geri dönüyor ya da tamamen kayboluyordu. Efsaneler bu yapıların, Sidonya'nın en karanlık zamanlarından kalma mühürler olduğunu fısıldıyordu. İçlerinde ne olduğunu ise kimse bilmiyordu.
Tam bu sırada, yıllar önce kaybolduğu sanılan Efsanevi Gözcü Kâhinler'den biri geri döndü. Tüm krallıklara aynı haberi iletti:
⚠️ “Karanlık henüz sona ermedi. Derinlerde uyananlar var. Ve sadece geçmişi anlayabilenler, geleceği şekillendirebilir.” ⚠️
Bu kehanet, üç krallığın meclislerinde büyük yankı uyandırdı. Krallıklar, aralarındaki çekişmeleri bir kenara bırakmak zorunda kalacaklarını yavaş yavaş anlamaya başlıyordu.
Artık savaş sadece metin taşlarına karşı değil…
Görülmemiş, adlandırılmamış bir karanlığa karşıydı.
Ve bu karanlık, Elandir’in yok olduğu yerden doğuyordu.
Sidonya, karanlıkla sarılıydı. Üç krallık, Metin Taşlarının etkisiyle çöküşe doğru sürükleniyordu. Ancak hepsinin gözleri, yeniden uyanan eski bir kötülüğün izini sürüyordu: Nilkaria
Sarhoş, Yongan Köyü’nde bir gece yarısı uyandı. Zihnindeki bulanık hatıralar, bir araya gelmeye başlamıştı. "Nilkaria… O hâlâ burada" dedi, gözleri boş bir şekilde dalarak.
Bir zamanlar Arınmışlar Konseyi’nin en büyük savaşçısı olan Sarhoş, şimdi bir delinin gölgelerinde yaşıyordu. Ama derin bir kabus, onun eski hatıralarını uyandırmıştı. Nilkaria yeniden uyanıyordu. Meley’in bedenine taşınmak üzereydi.
“Meley, onu taşıyor… Her şeyin sonu bu olacak.”
Sarhoş’un sözleri, Sidonya’yı bekleyen büyük tehlikeyi bir kez daha gözler önüne seriyordu. Meley, artık yalnızca bir Ejderha Kraliçesi değil, Nilkaria'nın bir parçasıydı.
Sarhoş’un uyanışı, Sidonya’nın karanlık kölelerinin uyanışını tetikleyecekti.
Şeytan Kulesi’nde
Lucifer,
Catacomb’da
Azrail,
Örümcek Zindanları’nda Kraliçe Örümcek ve
Örümcek Barones,
Sürgün Mağarası’ndaki
Buz Cadısı ve Kristal Oda’daki
Beran Setaou, tüm bu karanlık varlıklar Nilkaria'nın ruhunun Meley'in bedenine geçişini hissedeceklerdi.
Lucifer, Nilkaria'nın taşınmaya başladığını ve onun gücünün dünyayı yavaşça ele geçirdiğini fark etti. O, hem Metin Taşlarının karanlık etkisini hem de Nilkaria’nın kadim gücünü birleştirerek kendi planlarını devreye sokacaktı.
Azrail, Nilkaria'nın uyanışıyla birlikte eski ölümcül gücünü hatırladı. Meley’in içinde ortaya çıkmaya başlayan güç, Azrail’i yeniden güçlü kılacak ve onun dünyayı altüst etmek için planlar yapmasına sebep olacaktı.
Kraliçe Örümcek ve
Örümcek Barones, Nilkaria'nın geri dönüşünü duyar duymaz, Sidonya'nın her köşesine korku salmak için eski karanlık ritüellerine yeniden başlayacaklardı. Bu yaratıklar, sadece Metin Taşlarının etkisini değil, Nilkaria'nın uyanışıyla yeni doğan karanlık gücün etkisini yaymak için çabalayacaklardı.
Buz Cadısı,
Sürgün Mağarası’ndaki buzlarla birlikte, Nilkaria'nın ruhunun donmuş, unutulmuş bir kısmını harekete geçirecek. Her bir adımı, karanlıkla olan bağlarını güçlendirecek ve Sidonya'nın doğasına yeni bir yozlaşma getirecekti.
Beran Setaou,
Kristal Oda’daki eski kristal güçlerin temsilcisi olarak, Nilkaria’nın vücuduna taşınan ruhun gücüne yardım edecek ve Meley'in dönüşümünü tamamlamak için elinden geleni yapacaktı. Kristallerin parlaklığı, Sidonya’nın karanlık geçmişiyle birleşerek onu yok etmeye başlayacaktı.
Sidonya, yıkımın eşiğindeydi. Nilkaria’nın uyanışı her an tamamlanacaktı.
Sarhoş’un verdiği bilgiler, belki de tek umutlarıydı. Zaman daralıyordu. Meley, sadece bir
Ejderha Kraliçesi değil, Nilkaria’nın bir parçasıydı artık.
Ve bir kez uyanan Nilkaria, her şeyi değiştirecekti.
Karanlık artık sadece bir tehdit değil, Sidonya’nın gerçeğiydi. Gökyüzü yarılmış gibiydi; toprak her adımda inliyordu. Bozulmamış Ruhlar, bu çöküşü durdurabilecek tek umuttu.
İlk durakları Sarhoş’un yanıdır. Artık ayık gibidir, cümleleri eskisinden daha net ve anlamlıdır. Fakat bakışları hâlâ sonsuz bir boşluğa takılı kalmaktadır. Onlara bir kehanet mırıldanır:
“Alev, gölgeleri yakmazsa… Ruh çözülür. Ruh çözülürse, irade ölür. Meley’i yalnız güçle değil, kararlılıkla da mühürleyeceksiniz. Nilkaria’yı alt etmek, önce kendi içindeki karanlığı boğmaktan geçer…”
Sarhoş'un konuştuğunu duyan Uriel'de artık sessizliğini bozar. Derin bir nefes alır, ve geçmişe, binlerce yıl öncesine açılan hikâyeyi anlatır:
“Nilkaria mühürlenmeden önce bile dünya çarpılmıştı. Dört kurban ve bir saf irade… Karanlığın kıyısında bile kendini kaybetmeyen bir ruh. Biz o ruhu ‘Bozulmamış’ diye çağırırdık. O gün yeniden doğacak.”
Bozulmamış Ruhlar edindikleri bu bilgi neticesinde artık savaşa hazır olduğunu bilir. Ancak bunu tek başına yapamayacağı gerçeği ile de karşı karşıyadır. Bu yüzden bağlı bulunduğu krallığın meclislerine Yüzbaşı ile haberler gönderilmesini ister:
“Meley uyanıyor. Nilkaria geri dönüyor. Hazırlanın.” mesajı iletilir.
Ve nihayet son adım atıldı.
Küllerle örtülü geçidin eşiğinde Dolnarr bekliyordu. Onun yanına gelen savaşçı, öğrendiği her şeyi anlattı. Sarhoş’un çözümsüz cümlelerinden, Uriel’in titreyen sesine kadar her detay, kadim savaşçının önüne serildi.
Dolnarr sustu.
Gözleri uzun süre boyunca bozulmamış ruhun gözlerinde asılı kaldı. Ardından başını ağır ağır eğdi.
“Sen,” dedi, sesi mağaranın duvarlarında yankılandı,
“Elandir’in kalıntılarında doğmuş iradesin. Geçit açılsın.”
Kapılar açılır. Lavların kıyısında, içinden sonsuz bir uğultu gelen mağarada Meley belirir. Kanatlarını açar, gözleri yanar. Savaş başlar.
Ve sonunda, oyuncu Meley’i yere serer. Onun düşüşüyle birlikte Nilkaria'nın yankıları mağaranın derinliklerine çekilir. Geçici bir huzur sağlanır… ama bu sadece fırtına öncesi sessizliktir.